Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'dan Körfez ülkelerine çağrı: İsrail'in oyununa gelmeyin

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle oldu:
"SAVAŞ BÖLGESEL YAYILMA TEHLİKESİ İLE BAŞ BAŞA"
Savaş bütün dünyanın gözü önünde cereyan ediyor. Hem bölgemize hem küresel politikaya çok ciddi yıkıcı etkileri var. Maalesef ABD ve İsrail'in hukuksuz, uluslararası hukuka aykırı olarak başlattığı bu savaş giderek bölgesel yayılma tehlikesiyle baş başa. Türkiye olarak en başından beri kendimize koyduğumuz ana hedef vardı. Birincisi yani mümkünse savaşın çıkmaması ama çıktı, savaşı durdurmak; ikincisi savaşın daha genişlemesini, yayılmasını önlemek; üçüncüsü Türkiye'yi bu savaşın dışında tutmak.
Cumhurbaşkanımız bu konularda çok net vizyon ortaya koydular. Tabii biz de günlük politikaları uygularken, temaslarımızı yaparken, inisiyatiflerimizi geliştirirken bu çerçeve içerisinde hareket ediyoruz. Esas itibarıyla tabii savaştan çok önce Türkiye'nin bölgesel vizyonu, bölgede aslında iş birliğini, çatışmaların çözümünü ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yaklaşımı tam da bu türden tehditleri öngördüğü için kıymetliydi. O yolda ciddi adımlar atılmaktaydı ama bu mazisi çok önceki yıllara da dayanan, özellikle nükleer mesele ve diğer konulardan dolayı olan bu artık birikmiş enerji bir savaş hâlinde ortaya çıktı.
"BİR NUMARALI HEDEFİMİZ SAVAŞIN DURMASI"
Bir numaralı hedefimiz savaşın durması. Bunu yaparken de savaşın daha büyük yaygınlık göstermemesi önemli bizim için. Burada işte diğer ülkelere sıçramaması, bölgede kalıcı düşmanlıkların ve istikrarsızlıkların oluşmaması önemli. Çünkü bu savaş inşallah öyle veya böyle bir noktada biter ama bölgesel istikrarsızlık, yani nükleer bomba atılmış gibi hani 30 sene 40 sene bir yerde bitki bitmiyor nükleer bombadan sonra, bazı yerlerde savaş olunca toplumlar arasında, kültürler arasında çok ciddi, ülkeler arasında husumetler yıllarca devam ediyor. Orada artık iş birliğini, kalkınmayı, refahı esas alacak bir ortam kuramıyorsunuz. Biz bunun olmamasını istemiyoruz yani bütün çabamız aslında bunu önlemeye yönelik.
"HEM İRANLA HEM DİĞER TARAFLA GÖRÜŞMELERİMİZ OLDU"
Savaşın aslında ortaya koyduğu tehdidi diğer aktörler de görmüş durumda. Şimdi müzakerelerde bir aşamaya gelindi gibi. Yani en azından müzakereler başladı Pakistan üzerinden mesaj aktarımı var. Bunu hani Amerikalılar bizimle de koordine ediyorlar, konuşuyoruz. İranlıları da bu konuda bilgilendiriyoruz. Bugün yine hem diğer tarafla hem İranlılarla uzun görüşmelerimiz oldu. Tarafların nerede durduğunu, neler beklentisi, hangi türden beklentiler içerisinde olduğunu daha rahat anlamaya çalışıp uygun mesajları vermeye çalışıyoruz ama şunu söyleyebilirim tabii detaylara girmeden; şu anki müzakere pozisyonları iki tarafın da savaş öncesi müzakere pozisyonlarından farklı ister istemez. Hele İranlılarınki çok daha farklı olacak çünkü savaştan önce İran müzakereye girerken tam da bu olmasın diye giriyordu. Şimdi aslında savaş epey bir noktaya geldi, belli bir yıkımı oldu İran üzerinde de. Artık müzakereden talep edilenler tabii ki daha farklı olacak. Bu da aradaki arabulucuların biraz daha işini zorlaştıran bir durum. Ama inşallah umudumuzu kaybetmeden çalışmaya devam.
"AMERİKALILAR İSTEKLİ"
Bence yani müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır. Burada haliyle ilk pozisyonlar biraz yukarıdan tutulur ki daha sonra müzakeresi yapılsın diye. Bence bazı taleplerin yukarıdan tutulması aslında burada alışılmadık bir durum değil. Yani bu yönetilebilir bir alan. İran'ın da buna vereceği cevapta o da yukarıdan tutacak. Benim iki tarafa da ifadem; yani bu açılış pozisyonlarını çok fazla ciddiye almayın ama gerçekte bir niyet varsa iki tarafta da, onlar muhakkak bir yerde buluşturulabilir.Yani burada önemli olan müzakerenin devam etmesi, tarafların müzakereden çekinmemesi, sahici olması ve birbirlerine güvenmeleri. Tabii İran haklı olarak inanılmaz bir güven kaybı içerisinde Amerika'ya karşı. Daha önce iki defa müzakereler olurken bir hani savaş durumu oldu. Şimdi üçüncüsünde ne olabilir durumu var. Biz diyoruz zaten hani korkulan savaş buydu ama şu anda bunu durdurmak önemli. Amerikalılar da bu noktada isteklilik gösteriyorlar.
"BÜTÜN DÜNYANIN BEKLENTİSİ SAVAŞIN DURMASI"
Ama öngörülemez problemler çıkabilir mi tarafların niyetlerinden bağımsız? Olabilir. O konuda da hani bizim bazı düşündüklerimiz var ama belki şu anda onu çok fazla ifade etmeye gerek yok. Burada hem Cumhurbaşkanımızın hem bizim taraflarla yoğun teması da var. İnşallah ifade ettiğim gibi yani bunu bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz.Tabii Pakistan sağ olsun merkezi bir rol oynuyor. Mısırlı arkadaşımla günde herhalde dört defa beş defa konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz. Onlarla da görüş alışverişinde, bölgedeki diğer ülkelerle çok fazla konuşuyoruz. Avrupalılar çok fazla arıyorlar. Güzel olan şu; tıpkı Gazze Savaşı'nda olduğu gibi bütün dünyanın aslında beklentisi bu haksız savaşın bir an önce durması ve olumsuz etkisinin artık son bulması. Onu bizim işte birkaç tane kilit ülkenin bir pratiğe dönüştürmesi gerekiyor.
"TÜRKİYE OLARAK HEDEFİMİZ FİTNEYİ ENGELLEMEK"
Bizim üzüldüğümüz nokta maalesef bölge adım adım İsrail'in senaryosunu yazdığı bir oyunun içine çekilmekte. Özellikle bir hatırlayacak olursak 7 Ekim'den hemen sonra biliyorsunuz İsrail'in ilk zamanlarda dillendirdiği sonra vazgeçtiği bir politikası vardı. Yani özellikle Lübnan'ı, Suriye'yi, arkasından İran'ı ve Irak'ı hedef alan eylemler yapacağını Gazze meselesini hallettikten sonra bunu bir müddet deklare etmişti. Sonra o tarafta sessizliğe gitti ve birebir bunları uygulamaya başladı.
Şimdi geldiğimiz noktada aslında İran'a savaş açılırken İsrail yayılmacılığı üzerinden bölgede çok kalıcı, bölgedeki Müslümanların artık bir daha bir araya gelmesini neredeyse çok zor hale getirecek bir fitne tohumunun da maalesef atıldığını görüyoruz. Yani bizim Türkiye olarak bir numaralı hedefimiz bir defa bu fitnenin ortaya çıkmasını önlemek. Onun için en başta İran'a bizim telkinimiz de o olmuştu. Yani 12 Gün Savaşı'nda saldırıya uğradığında Körfez ülkelerine ve etraftaki ülkelere bir şey yapmamıştı, burada da hedefi orasıydı.
KÖRFEZ ÜLKELERİNE ÇAĞRI
Şimdi ben bölgeye gittiğim zaman tabii gördüğüm şu oldu; bölge ülkeleri biz çok farkında değiliz, biz şu anda tabii ağırlıklı noktamız Amerika ve İsrail'in İran'a yaptığı saldırı ve askeri tesislerindeki, kritik tesislerindeki yıkım. Zaman zaman sivil hedeflerin vurulduğunu da görüyoruz okulda olduğu gibi. Ama Körfez'deki o altı-yedi ülke açıkçası bunlar kendi yıkımlarıyla baş başalar. Yani şu ana kadar bana dedikleri herkesinkini topladığımız zaman; Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, BAE 8.000 civarında füze ve SİHA atılmış durumda o ülkelere. Yani hem de Ramazan ayında. Tıpkı nasıl Amerikalılar ve İsrailliler İran'a atıyorsa, onların tepesine de bu füzeler yağıyor.
“İSRAİL’İN OYUNUNA GELMEYİN”
Tabii oradaki temel hava çok olumlu bir hava değil. Biz Türkiye olarak nasıl İran'a bir tavsiyede bulunuyorsak onlara da tavsiyemiz toplantı esnasında; "Aman sabredin, bir reaksiyon göstermeyin. Bu reaksiyon daha sonra uzun süreli kalıcı unsurlar bırakır. Bu da tam İsrail'in istediği bir senaryo." Yani işte İslam ülkelerinin bölgede birbiriyle uzun süreli bir kavgaya girmesi... Aman diyeyim bunu yapmayın. Hem İran'a tavsiyemiz hem diğer ülkelere tavsiyemiz İsrail'in bu oyununa gelmemeleri yönünde. Biz bütün perspektifi buradan kurduk. Onun için de zaten İsrail'in hedefi oluyoruz sürekli, bu oyunu görüp bozmaya çalıştığımız için. Yani oradaki psikoloji açıkçası "Biz saldırı altındayız, bu saldırıya cevap vermemiz gerekiyor" ve giderek daha şahinleşen... Yani İran'a çok yardım yapmış ülkeler bile açıkçası bu noktaya gelmiş durumdalar. Biz orada bunun böyle olmaması gerektiğini, resmin büyük tarafına bakılması gerektiğini, başlangıç sebeplerinin olduğunu hep hatırlattık. Bizim dışımızda onu hatırlatan da pek olmuyor; Pakistan'la biz varız orada açıkçası. Ama ülkeler haklı olarak yani kendi yedikleri füzeleri ve bombaları gördükleri için ve halklarına yönelik bir hesap vermede de zorlanıyorlar. Çünkü sürekli bir alarm var, sürekli bir sığınaklarda olma durumu var halk arasında.
Biz onu mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışır bir izlenim içerisindeydik. Riyad'daki toplantı zaten tek gündemle toplandı, biz davet edilirken de kendilerine yapılan saldırıyla alakalıydı. Bizim yaptığımız orada esas itibarıyla yani bu kendilerine yönelik saldırının aslında bir boşluk içerisinde olmadığı, Amerikan ve İsrail saldırganlığıyla başlayan daha büyük bir resmin yansıması olarak bunun olduğu... Her ne kadar biz bunu haksız bulsak da Türkiye olarak bizim pozisyonumuz hiçbir şekilde provoke etmeyen bu ülkelere saldırılmamasıydı. Hem İran'ın stratejisine hizmet etmiyor hem de bölgede uzun vadeli İsrail'in daha fazla işine gelen bir ortam hazırlıyor, yani bunun olmaması gerekiyor.
"BİZ RİYAD'DAYKEN FÜZELER ATILDI"
Ama oradaki psikoloji açıkçası bu şekildeydi. Daha sonra biliyorsunuz Suudi Arabistan'dan sonra hatta biz oradayken füzeler atıldı, Riyad'da.Yani işte halkın nasıl paniklediğini görüyorsunuz, insanların gündelik hayatını nasıl etkilediğini görüyorsunuz, onların kendi anılarını dinliyorsunuz. O aslında yani böyle bir askeri instalasyona atılan bir füze vesaire gibi olmuyor. Yani bir defa bir ülkeye bir füze attığınız zaman bütün ülkede alarm veriliyor, bütün bölgede alarm veriliyor ve hava savunma sistemleri en yakın neredeyse oradaki çalışıyor ve şehrin üzerine bunlar düşüyor. Tabii halkta o savaş psikolojisi hep oluyor. Yani bunun hani bir gün, iki gün, üç gün değil sürekli olduğunu ve yüzlerce füzenin bu şekilde bir ülkenin üstüne düştüğünü gördüğünüz zaman tabii başka oluyor.
Biz her zaman için onları sağduyuya, sabırlı olmaya tabii telkin ettik. Yani onlar tabii yani bizim sözlerimizi dinliyorlar şu ana kadar da sabrettiler sağ olsunlar ama bazıları daha farklı davranabiliyorlar, bazıları farklı yorumlar getiriyorlar. Yani "Bizim tepemize düştüğü kadar değil, size elli tane gelse ne yapacaksınız, altmış tane gelse ne yapacaksınız?" gibi şeye giriyorlar. Dolayısıyla böyle bir aslında daha kompleks bir durum var.
"KATAR'DA BASIN TOPLANTISINDA ALARM ÇALDI"
Daha sonra şeye gittik, Katar'a. Katar'da da tam ben basın toplantısındayken yine alarm çaldı, yine füze meselesi. Ondan sonra Birleşik Arap Emirlikleri'ne gittik, orada da görüşleri aldık, dinledik, Cumhurbaşkanımızın mesajlarını ilettik. Yani bölgenin aslında İran'la zaten her gün temas halindeyiz, olanı biteni görüyoruz, alıyoruz. Yani bizim bölgeye yönelik kapsayıcı bir çözümü getirmede bir vizyonumuz var ama bunu pratiğe geçirmede daha fazla iş birliğine ihtiyacımız var ve şartlar giderek daha da aslında karmaşık hale gelmiş durumda. Ama çok şükür en azından biz öncelik sonralık sırasını burada görüyoruz. Ama dediğim gibi inşallah bölgesel yayılmayı burada görmeyiz, o biraz daha savaşı daha sıkıntılı hale getirir. Şu anda müzakereler bir zemine oturursa inşallah iyi bir haber alırız, bütün gayretimiz bu yönde.
İfade ettiğim gibi, gelmesi konusunda yani her tarafın niyetini okuyabiliyoruz. Bu konularda aslında hiçbir taraflarda problem yok bence niyet konusunda, şu aşama itibarıyla, bir aktör hariç; İsrail.Yani İsrail'in Amerikan siyaseti üzerindeki yapısal etkisini kullanmaya devam etmesi ve bu konuda bölgenin geleceğine ilişkin farklı bir hesap ve arayış içerisinde olması; mevcut savaşın gidişatından çıkardığı dersler ve yaptığı analizlerle eğer daha fazla suistimal edilebilecek, kanatılabilecek noktalar bulduğunu düşünürse buradan bu yola devam eder. Yani barışın önündeki şu andaki en büyük engel İsrail'in durduğu yer.
Burada Amerika biliyorsunuz seçime gidecek, büyük bir tepki altında bu konuda. İlk başta söylediği askeri hedeflerin hani yerine getirildikten sonra savaşın devam ettirilmesine ilişkin gerekçeyi de kimse anlayabilmiş değil. Bir gerekçe değiştirmesi lazım. Onun için şu anda barış arayışları da bir noktada aslında devam ediyor. Yani baştan biliyorsunuz geçen seneki savaşın ilan edilmiş hedefleri nükleer kapasitenin yok edilmesiydi; bu yapıldı 12 Gün Savaşı'nda diye bir deklarasyonda bulundu. Bu sefer de başlanırken işte füze ve askeri sanayi altyapılarının yok edilmesiyle ilgili bir hedef deklare edildi kamuoyuna. Bunun da yine yerine getirildiğine ilişkin büyük ölçüde bir izahla karşı karşıyayız.
Dolayısıyla onların kamuoyu ve dünya kamuoyu da soruyor; madem böyle bir şey var, bütün dünyaya çok ciddi ekonomik geri dönüşümü olan negatif manada bu savaşı niye devam ettiriyorsunuz? Oradaki o baskı var. Fakat sorun, Gazze meselesinde olduğu gibi ve diğer konularda olduğu gibi dünyanın İsrail üzerinde bir baskı mekanizması uygulayamaması. Burada tabii Amerika'nın eğer İran'la bir anlaşmaya, müzakereye varacaksa İsrail üzerinde çok ciddi bir etki kullanmayı da göze alması gerekiyor. Burada kim kimin bileğini bükecek onu göreceğiz. Yani ben bu yapısal sorunu tabii ki ifade etmek zorundayım.
"ABD İSRAİL ÜZERİNDE CİDDİ BASKI KURMALI"
Bu Amerika'nın kendi siyasal sisteminde yapısal bir sorun. Yani kim kimi ne kadar yönetiyor, ne kadar etki edecek? Onu göreceğiz. Yani burada tabii her şey uluslararası kamuoyunun önünde cereyan ediyor.Bir de Gazze'den bu yana şöyle bir fark var: Yani İsrail'in aslında siyaset üzerindeki etkisi, aslında ortaya koyduğu manipülasyon giderek daha fazla ifşa edilmiş, deşifre edilmiş durumda. Yani Amerikan sağı da bunu kendi içinde artık çok ciddi bir şekilde tartışıyor. Bu artık halk arasında dillendirilen bir komplo teorisi olmaktan çıkmış, entelektüellerin gerekçeleriyle beraber ortaya koyduğu ciddi bir husus haline gelmiş durumda.
Dolayısıyla yani İsrail burada bu kadar deşifre edilmişken İsrail'i destekleyen, özellikle evanjelist tabanın giderek daha fazla ses çıkarmaya başladığını da göreceğiz ki nitekim de onu görüyoruz. Bu aslında Amerikan sisteminde bizim aslında gözetlemeye devam edeceğimiz bir iç siyasi mücadele olacak. Yani Amerika burada böyle bir vesayetten kurtulabilecek mi, kurtulamayacak mı? Yani böyle bir sorunu var Amerikan siyasetinin; büyük bir vesayet altında esas itibarıyla. Bundan kurtulacak mı, kurtulmayacak mı, onun mücadelesi var.
Bazı siyasetçiler vesayet altında olduklarını kabul etmiyorlar, bazıları İsrail'in vesayetinde olduğuna ilişkin çok ciddi izah getirenler var, açıklama getirenler var. Bunu göreceğiz, bu mücadele devam eden bir mücadele sistem içerisinde. Tabii bunun yansıması olarak sadece İran'daki müzakere değil aslında Gazze, Suriye, Filistin Devleti'nin geleceği vesaire bu konular da aslında şekillenecek kendi içinde.
İfade ettiğim gibi şu anda mesela mesaj trafiği devam etmektedir. Yani tarafların bana emanet ettiği konuları hani burada söylemem uygun düşmez; ancak zor işleyen, sancılı olan ve sıkıntıları çok olan bir süreç vardır. Sebeplerini izah etmeye çalıştım. Ama birilerinin bu mücadeleye sürekli devam etmesi ve bu diplomatik yoğunlaşmayı yapması gerekmektedir. Biz bunu bütün seviyelerde yapmaya çalışıyoruz.
Bizim aslında planlı bir toplantımız vardı. Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan toplantısını ilk başta Türkiye'de yapmayı düşünüyorduk. Fakat Pakistanlı kardeşimiz ülkesinde kalmak zorunda kaldığı için onu Pakistan'a kaydırdık. Belki hafta sonu orada bir araya geleceğiz. Özellikle hem yürüyen bu savaştaki müzakere meselesinin nereye gittiğini, hem de bu dört ülkenin konuları nasıl değerlendirdiğini ve neler yapabileceğini ele alacağız.
Ben orada şunu ifade edeyim: Bizim aslında getirdiğimiz teklifin can alıcı kısmı nerede yapılacağından ziyade, kurduğumuz mekanizmanın nasıl olacağıydı. Yani biliyorsunuz kıymetli meslektaşım Abbas Arakçi beni ziyarete geldiğinde Amerika'yla müzakereler kilitlenmiş durumdaydı. Çünkü Amerikalılar dört tane konuyu aynı anda tartışmak istiyorlardı; İranlılar ise "Ancak ikisini tartışırız, diğer ikisine girmeyiz" diyorlardı. Onun üzerine de Amerikalılar askeri harekat hazırlığına başlamışlardı. Cumhurbaşkanımızın müdahalesi ve aradaki arabuluculuklar vasıtasıyla biz Ocak ayının sonuna doğru, gerçekleşmesi mümkün olan o harekatı bir nebze durdurduk. Hatta o günlerde biz, "Bugün ve önümüzdeki günlerde çok acil bir şey beklemiyoruz" demiştik. Daha sonra olayın müzakere zeminine dönmesi için biz bir öneri getirdik. Abbas Arakçi geldiğinde şunları söyledik: "Biz Gazze'de bir yöntem geliştirdik; sekiz ülke bir araya geldik ve Amerika'yla masaya oturduk. Yani böyle bir sorun vardır ve bu sorunu hem sizin hem de bizim lehimize olacak şekilde beraber çözelim." Ve oradan bir mesafe almaya doğru çabalıyoruz. Aynı yöntemi burada da kullanabiliriz. Zaten iki konuyu sen Amerikalılarla konuş, biz onu Amerikalılarla konuşuruz; geri kalan iki konuyu da sen bölge ülkeleriyle konuş. Zaten bölgenin sorunu ağırlıklı olarak bunlardır. Biz bölge ülkeleri olarak bu konuyu kendi içimizde hallettiğimiz zaman, Amerikalıların da bu konuda çok fazla bir şey söyleyecek hali kalmaz. Artı; sekiz bölge ülkesi konunun içindeyken, Amerika'nın askeri harekata girişmesi daha zor olur.
